Makaleler

“Teğet” geçemeyen kriz ve kapıdaki çöküş

Kapitalizmin tarihi aynı zamanda krizler tarihidir. Zira krizlerde meta üretiminin ortaya çıkışıyla, meta üretimine, yani kapitalist sisteme dayalı olarak ortaya çıkmıştır. Ve her “aşıldığı” yerde kendisini yenileyerek ya da tekrarlayarak, kendi içindeki irili-ufaklı birçok krizle sürüp gitmektedir. Bu yapısal krizlerinden hatta kendi tarihinin en büyük krizlerinden birisini de 2007-2008’de yaşadı ve halen de yaşamaya devam ediyor.

Yaşadığı bu kriz çöküşe doğru büyük bir hızla sürüp giderken aynı şekilde kapitalist-emperyalist sistemin tüm kurumlarıyla krizden çıkış yolu arayışları da devam ediyor. Krizden çıkış için çeşitli araştırma ve analizler yapılıyor. Sık sık sermaye kuruluşları (IMF, DB gibi) ve devletleri (örneğin G-20) toplantılar yapıyor, tartışıyor, reçeteler çıkarmaya, önlemler almaya çalışıyorlar. Ancak görünen o ki, aldıkları tedbirler dönemsel rahatlamanın dışında, mali krizi durdurmaya yetmiyor. Kriz hızla çöküşe doğru ilerliyor.

Kimi ekonomistlerce, emperyalizmin içinde bulunduğu ve 2007-2008’de başlayan bu mali krizin üç aşamadan geçtiği ve bugün krizin üçüncü aşamasında olduğu belirtiliyor.

Konut kredisi balonunun patlamasıyla başlayan krizin ilk iki aşamasını “bankacılık sisteminin çöküşü ve borç krizi” olarak tanımlayan analistler; ilk aşamanın ABD ve İngiltere’de yaşandığını belirtiyorlar. Krizin de ilk patlak verdiği bu ülkelerde, kredi balonu patlayıp, büyük yatırım bankaları iflas edip, mali sistem çöktüğünde, kriz sanayiyi, ticareti, büyük tekelleri ve borsayı da içine çekerek büyümüştü. Sistem ancak devletin peşpeşe açıkladığı kurtarma paketleri ve merkez bankalarının düşük faiz silahıyla görece rahatlatılmış, belli bir nefes borusu açılarak sistemin tamamen çökmesinin önüne geçilebilmişti.

Bu teoriye göre ABD’de başlayıp Avrupa’yı da aynı sertlikte vuran mali krizin ikinci aşamasının da Avrupa’da yaşandığı belirtiliyor. Aynı yolu izleyerek ilerleyen ve peş peşe gelen iflaslar ve banka sisteminin çöküşü de yine aynı biçimde devletlerin açıkladıkları kurtarma paketleri ve Avrupa merkez bankasının büyük çabalarıyla önlenebilmişti. Buna rağmen İzlanda resmen iflas ettiğini açıklarken Portekiz, Yunanistan gibi ülkeler çöküşten kaçamamış, krizin yükünün büyük bölümü bu ülkelere yıkılmıştı.

Krizin ilk iki aşamasında “merkez” diye tabir edilen, krizin de merkez üssü olan emperyalizm ülkelerdeki piyasaya sürülen sıcak para ve sermayenin bir bölümü “gelişmekte olan ülkeler” olarak da adlandırılan, emperyalizme bağımlı yarı-sömürge ülkelere kaymış, özellikle ABD merkez bankası FED’in sıcak parayı artırıp, faizleri aşağı (sıfıra yaklaştırınca) çekmesinin de etkisiyle “çevre ülkeler” olarak da değerlendirilen Türkiye gibi bağımlı ülkeler emperyalist ülkelerden aldıkları büyük miktardaki borçlarla (Türkiye’nin dış borç stoku 2003’te 144.1, 2008’de 280.9, 2015’te 402.4 milyar dolar –aktaran Erinç Yeldan- 07/10/2015, Cumhuriyet) sermaye ve yatırım çekme “olanağı” elde etmişlerdi. Türkiye’de T. Erdoğan’ın “kriz bizi teğet geçti” yalanına da dayanak olan, 2010-2012-2013’lere kadar devam eden bu sermaye akışı ve borçlanmayla altı boş, kredi ve inşaat sektöründe oluşan balona dayalı bir büyüme yaşanmıştı. Nihayet bu büyümenin de sonuna gelindi. Genel olarak ekonomideki risklerin ve belirsizliklerin arttığı bu süreçte; şirketlerin büyüyen borçları, hızlıca düşen emtia (malların) fiyatları, ABD faizlerinin (FED’in faiz artırma olasılığı ve açıklaması) artma olasılığı ve dolar karşısında ulusal para biriminin sürekli değer kaybederek erimesi, ekonominin kırılganlığı, bölgedeki savaş gerçekliği ve siyasi toplumsal istikrarsızlıklar gibi nedenlerden dolayı 2008 krizi sonrası gelen sermaye geri “merkez” ülkelerine dönmeye başladı.

Krizin üçüncü aşamasının ise emperyalizme bağımlı bu ülkelerde yaşandığı belirtiliyor. Kendi dinamikleriyle gelişemeyen, sanayi üretiminin çok düşük olduğu, gelen sermayenin de istihdam yaratmayan spekülatif bir niteliğe sahip olması ve ekonomik büyümenin küçük olduğu iç tüketime dayalı olduğu ve her geçen gün gerilediği, kurumsal ve mali güçten yoksun bu bağımlı ülkelerin, emperyalist ülkeler gibi tedbir ve önlem alma güç ve olanağının da olmayışı, yaşanacak düşüşün ve yıkımın daha da sert olacağını ve hızlı bir çöküşe doğru girildiğini/gidileceğini gösteriyor. Türkiye de dahil bu ülkelerde büyük bir mali (beraberinde siyasi de) krizin kapıda olduğunu söyleyebiliriz.

Tüm krizlerde olduğu gibi bu krizin faturasının da daha fazla işsizlik, açlık, yoksulluk, güvencesizlik ya da esnek taşeron çalışma biçimlerinde işçi-emekçi halka çıkarıldığı ve çıkarılacağı da açıktır. Zaten 2008 mali krizinin başından bu yana dünyada 61 milyondan fazla insan işini kaybederken, 2007’de % 11.6 olan genç işsizliği 2014’de % 13.2’ye ulaşmış durumdadır. Bu işsizlik oranı kuşkusuz ülkelere, ABD, AB, OECD vb. ülke gruplarına göre farklılıklar arz ediyor. Kesin olan bir diğer nokta da ekonomideki büyümenin küçüldüğü, yoksulluğun arttığı ve zenginlerle yoksullar arasındaki gelir dağılımı uçurumunun büyüdüğü, en zengin yüzde 8.1’lik kesimin toplam servetin yüzde 84.6’sını elinde tutuyor olmasıdır.

Emperyalizme bağımlı Türkiye gibi ülkelerde ise durum çok daha vahimdir. Bilindiği gibi bu ülkelerde işçi ve emekçi halk sadece uluslararası mali krizin değil, kriz öncesinde de emperyalizmin yeni uluslararası işbölümünün yarattığı yıkımla da boğuşuyorlardı. Emperyalistler 1974’te yaşadıkları krizlerini aşmak için Keynesyen politikalarından vazgeçip, neo-liberal sürece geçtiklerinde faturayı yine işçi ve emekçilere kesmişlerdi. Bir tarafta işçi ve emekçilerin ücretlerini düşürüp, çalışma sürelerini uzatıp, kazanılmış haklarını, iş güvenliği ve sosyal haklarının gaspına gidip çalışma koşullarını esnekleştirip, taşeronlaştırarak ve kayıt dışı, güvencesiz hale getirmişler, daha fazla sömürü ve talan dayatmışlardı. Diğer taraftan da devlet küçültülüp, ekonominin yönetimi özel sektöre bırakılırken, “sosyal devlet” politikalarından vazgeçilmiş, özelleştirmeler devreye sorularak ve devlet tekelleri satılarak binlerce işçi-emekçi işten çıkartılmış, halka işsizlik, açlık ve yoksullukla dolu daha dizginsiz bir sömürü dayatılmıştı.

Türkiye’yi “teğet geçtiği” söylenen 2008 krizinde de binlerce işçi-emekçi işinden olmuştur. Sadece 2012-2015 Haziran dönemleri arasında işsiz sayısı yüzde 50 oranında artmıştır. Devlet kağıt üzerindeki oynamalarla 2015 sonlarında açıkladığı resmi rakamlara göre 3 milyon 219 bin 934 olan (DİSK-AR’ın raporuna göre ise 5 milyon 296 bin olan) işsizlerin sayısını, Eylül 2015’te yüzde 35 düşük olarak gösterip, 2 milyon 85 bin 870 kişiye indirse de 2009’tan bu yana en büyük işsizlik sürecinin yaşandığını gösteriyor araştırmalar.

Yaşanan krizlerin, açlık ve yoksulluğun, toplumsal eşitsizliğin ve adaletsizliğin en doğal sonucu sınıf mücadelesine kattığı ivmedir. Bugün sınıf mücadelesinin daha da keskinleştiği, devrimci mücadelenin nesnel zemininin güçlendiği, devrimci durumun yükseldiği, egemenlerin siyasi ekonomik krizlerini derinleştiği, yönetememe krizlerinin büyüdüğü, kitlelerin eskisi gibi yönetilmek istemediği, hak ve özgürlükleri için sokakları, alanları doldurduğu bir süreçten geçiyoruz. Bu da egemenlerin korkularını her geçen gün daha da büyütüyor. İktidarlarını kaybetme korkusuyla bir taraftan daha fazla saldırganlaşıp, faşizmin zorunu kitlelerin üzerinden eksiltmezken diğer taraftan da toplumsal öfkeyi yatıştırmanın yollarını aramaya çalışıyorlar.

Antalya’da yapılan son G-20 zirvesinde Türkiye’nin en büyük kompradorlarından olan Ali Koç’un bir anda kapitalizm karşıtı kesilip “Eşitsizliğin ortadan kalkması için kapitalizmin ortadan kalkması gerekir. Ben en azından eşitsizliğin minimum seviyeye indirilmesi gerektiğini düşünüyorum” biçiminde açıklama yapmasını… Yine T. Erdoğan’ın aynı zirvede patronlara “biraz az kazanın ve kazandıklarınızı özellikle dar gelirli olan insanlarla paylaşın. Bunu bir defa başarmamız lazım. Neden? Fakiri tahrik etmeyelim ve paylaşımcı anlayışını hayatımıza egemen kılalım…” çağrısını, tam da egemenlerin korkularının ve sistemlerini koruma arayışının bir sonucu olarak okumak gerekiyor.

Kuşkusuz bu arayış ve anlayış yeni değildir. Emperyalizmin özellikle neo-liberal saldırılarıyla daha da dizginsizce yaşama geçirdiği kuralsız sömürü, talan ve vahşetin geldiği noktanın sonucu olarak yaptıkları “21. yy ayaklanmalar yüzyılı olacak” tespit ve korkularıyla gündeme getirdikleri “kabul edilebilir”, “insani”, “vicdanlı kapitalizm” tartışmalarının bir parçasıdır. Yani sisteme dokunmadan, kapitalist-emperyalist sistemi koruyarak, sistemin içinde “iyileştirmeler” yapılmasını, sosyal hak ve özgürlüklerin biraz daha genişletilmesini savunan bir anlayış.

Oysa biz sömürü ve zulmün kaynağı ortadan kaldırılmadan “iyileştirmelerle” sömürü ve zulmün de ortadan kaldırılamayacağını biliyoruz. Egemenler kriz ve saldırılara dönük önlem arayışları da nedenleri ortadan kaldırmaya yönelik değil, sonuçlara tedbir almaya, sonuçları kabul edilebilir hale getirmeye yöneliktir. Bugün bizim yöneleceğimiz halka da açıktır. Üçüncü aşamasında olan ve ülkemizde de sarsıntılarının ve etkilerinin yoğun hissedildiği ve daha da şiddetlenecek olan emperyalist mali krizi işçi-emekçi yoksul halkımız için fırsata dönüştürerek sınıf mücadelesini daha da büyütüp egemenlerin korkularını gerçeğe, büyük bir kabusa dönüştürme görevi bizleri bekliyor. Bugünün devrimci görevi tam da buradan başlıyor ve büyüyecek.

Daha fazla göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu