Makaleler

Taşeron ve Güvencesiz Yaşamı Durduracağız!

AKP’nin hükümet olduğu 2002 yılından bugüne ülkemizde işçi ve emekçilerin kazanılmış haklarına, örgütlülüklerine yönelik saldırılar “Durmak yok yola devam” sloganında ifadesini bulan biçimiyle vites büyüterek devam ediyor. Türk hakim sınıflarının; Ortadoğu, Balkanlar ve Asya’daki konumlanışına uygun bir model olarak ortaya çıkarılan AKP, bu yolda neler yapabileceğini, rüştünü ispatladı. Özelleştirmeler, iş yaşamında esnek, güvencesiz ve taşeron çalışma; sağlığın piyasalaştırılması ve işçi sınıfının öz örgütlükleri sendikaların denetim altına alınması, mücadelede bir adım önde olanların tasfiye edilmesine dönük adımlar hakim sınıfların talimatları doğrultusunda AKP hükümeti tarafından uygulandı/uygulanıyor. Ucuz emek kategorisinde Çin’in kulvarında yarışmak isteyen Türk hakim sınıfları, bunun için yoğun bir şekilde çalışıyor. “Sendikalar ve Toplu İş İlişkileri Kanunu” ile bu cephede önemli değişikliklere imza atan egemenler, daha boyutlu saldırılar için fırsat kolluyor.

Uluslararası proletaryanın birlik, mücadele ve dayanışma günü 1 Mayıs’ın öngünlerinde kamuoyundan özenle saklanan ve “çözüm süreci”nin gölgesinde kalan kimi gelişmelere göz atmak yerinde olacaktır.

 

Taşeron Cumhuriyeti

Taşeron ve güvencesiz çalışma, AKP hükümeti döneminde deyim yerideyse çığ gibi büyüdü. Ülkemizde resmi rakamlara göre,  24,5 milyon çalışan bulunuyor. İşsiz sayısı ise 2,5 milyona dayanmış durumda. Çalışanların 9 milyonu kayıt dışı iken geriye kalan 16 milyonun yüzde 47’si asgari ücret ile çalışmak zorunda. 10 milyon kayıtlı işçinin ise sadece yüzde 6,5’i sendikalı (tabii ki büyük oranı Türk-İş ve Hak-İş).

Geçen 1 Mayıs’tan bu 1 Mayıs’a ölen işçi sayısı ise 850’yi geçti, yaralanan ise 5000’den fazla (tabii ki kayıt ettirilenler). Taşeron işçi sayısı kamu ve özel sektörün toplamında 1,7 milyonu bulmuş durumda. 2002 yılında bu sayının 387 bin olması AKP hükümetinin egemenler nezdinde başarısını ve işçi ve emekçi düşmanlığını da gösteriyor. İsyana teşvik özelliği taşıyan bu gerçekler, iş yaşamına dair 205 tedbirden ve bu eksende 40 hedefi olduğu açıklanan Ulusal İstihdam Stratejisi ile daha da ağırlaşacak. Bunun ilk adımları 12 Nisan’da  Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı tarafından yapılan Üçlü Danışma Kurulu ile atıldı. “Taşeron işçisine müjde” (Star, 15 Nisan 2013)  haberleri eşliğinde gündeme getirilen iddialara göre, taşeron işçisinin ücreti garanti altına alınacak, taşeron işçisi yıllık izin de kullanacak ve kıdem tazminatı alabilecek. Bakanlık, taşeron işçinin yasal olarak var olan haklarını sanki yeni veriyormuş gibi sunarak işçi ve emekçileri aldatmaktadır. Osmanlı’da oyun çoktur özdeyişi gerçekliğini bir kez daha ispatlıyor. Çalışma Bakanlığı’nın 12 Nisan 2013 tarihinde taşeron sistemine ilişkin işçi ve sermaye örgütlerine sunduğu taslak, taşeron uygulamasının yaygınlaşmasına ve kökleşmesine yol açacak özellikler taşıyor. İş Yasasının 2. Maddesinde yapılan değişikliklerle asıl iş, taşerona verilebilecek. Hileli taşeron çalıştırma suçu hafifletilecek.

Bakanlık taslağında yer alan bir diğer kritik unsur geçici iş ilişkisi adıyla getirilmek istenen “kiralık işçilik” uygulaması.  Mevcut taşeron sisteminin daha pervasız ve esnek bir uygulaması anlamına gelen “geçici iş ilişkisi” ülkeyi tam bir taşeron cumhuriyetine dönüştürecektir. Kiralık işçilik önerisine göre, özel istihdam büroları işçileri geçici olarak bir başka patrona kiralayan ve kendileri asıl işveren olan kurumlara dönüşüyor. İşçiler iş bulma bürolarının işçisi sayılıyor ve onlarla iş sözleşmesi yapıyor.  Bürolar ise bu işçileri isteyen patronlara geçici iş sözleşmesiyle kiralıyor. İşçilerin patronu, çalıştıkları işyerindeki patronlar değil iş bulma büroları oluyor.

Tüm bunlar işçi ve emekçiler için daha yoğun bir sömürü ve daha ağır çalışma koşulları anlamına geliyor. Son on yılda 10 bini aşkın işçinin iş cinayetinde hayatını kaybettiği koşullarda sözünü ettiğimiz değişikliklerle daha fazla işçinin ölümüne davetiye çıkarılacak. AKP hükümeti, Türk-Kürt uluslarından, çeşitli azınlık milliyet ve mezheplerden emekçi yığınların yaşamını derinden etkileyecek böylesi önemli gelişmeleri görünmez kılmakta oldukça becerikli. Ustalık döneminden kast ettikleri de bu olsa gerek. Çıkarılan yasalarla 49 sendikanın baraj altında bırakılması, ve toplu sözleşme yetkisi olan sendika sayısının 52’den 23’e düşürülmesi de bu cephedeki direnç odaklarının tasfiyesini hedefliyor. Egemenlerin bu tasfiyesi sınıf mücadelesinin tüm dinamiklerini kapsıyor.

 

Güncele Daha Fazla Müdahale!

Erdoğan’ın müdahalesiyle adı “çözüm” olarak değiştirilen, devam eden “süreci”n  temel hedefi de Kürt ulusunun kazanımlarını gasp etmek, Kürt Ulusal Hareketini tasfiye etmektir.  A. Öcalan’ın Newroz mesajı, silahların devrinin bittiği açıklamaları, Misak-ı Milli ve “İslam Birliği” yaklaşımlarına dair görüşlerimiz biliniyor. A. Öcalan’ın BDP heyetiyle rutin bir hal alan görüşme trafiği ise geri çekilmenin takviminde düğümleniyor. Ulusal Hareketin fiili önderliğinin Öcalan’ın sürece yönelik yaklaşımlarına dair ideolojik ve siyasi bağlamda esas olarak bir eleştirisi bulunmuyor. Tıkanma, “üç aşamalı merdiven stratejisi”nin sıralamasında düğümleniyor. Öyle görünüyor ki bu tıkanıklık, Öcalan’ın “Çekilme konusunda MİT’le kapsamlı görüşmeler yaptım. Gerekli tüm güvenceler verildi. Gecikmeksizin, derhal en kısa sürede çekilme başlasın. Hazırlıklarınızı hemen tamamlayın. Talimatımla birlikte çekilme de başlasın ve sonbahara kadar da son gruplar çıkmış olsun. En geç Eylül ayında bu işi bitirin” ( 20 Nisan 2013) sözleriyle önümüzdeki günlerde çözüme kavuşacak ve Ulusal Hareket güçleri sınır dışına çekilecek. Geri çekilme, yasal değişiklikler, siyasi müzakereler ve normalleşme biçiminde üç aşamalı sürecin ilk aşaması böylelikle tamamlanmış olacak.

Ancak bu aşamada bile AKP hükümeti nezdinde devletin tavrı, “samimiyeti” konusunda yeterince ipucu vermektedir. Çözüm sürecini halka anlatma amacı taşıdığı dile getirilen Akil İnsanlar Heyetinin oluşumu, anti-demokratik yapısı ve büyük oranda AKP’nin yaklaşımını dillendirmeleri (yurtsever, demokrat gelenekten gelen üyeler, bazı aydın ve sanatçılar hariç) devletin tartışma-ikna sürecini “şansa bırakmaya” niyetli olmadığını gösteriyor.

KESK Genel Başkanı Lami Özgen’in KCK kapsamında “yargılanırken” heyete alınması da TC devletinin oksimorunluğuna bir işaret sayılmalı. Roboski raporu, Amed’de polis tarafından katledilen ve cenazesi bulunduktan sonra aile üzerinde yapılan baskılarla otopsi yapılmadan alelacele defnedilen Murat İzol bu “samimiyet” testlerinden yalnızca birkaçıdır. A. Öcalan’a “gerekli tüm güvenceleri” veren devlet, zindanlarda vahşi bir baskı rejimi uyguluyor. Dicle Üniversitesi’nde Hizbulkontrayla birlikte, yurtsever ve devrimci öğrencilere azgınca saldırıyor.

Hizbullah’ın çıkışları da devletin “çözüm sürecini” sonuna kadar değerlendirmekte kararlı olduğunu gösteriyor. Öte yandan iyi niyet adımları tadında çıkarılan 4. Yargı Paketi ise sadece ihale vurguncularının işine yaradı.

Unutmamamız gereken ise, bu gündem etrafında yürüteceğimiz tartışmaların Kürt halkına yönelik saldırılar karşısında güncele müdahale ve somut görevlerle ilişkilenmediği sürece sınıf mücadelesi adına bir değer taşımayacağıdır. Polemiklerin, sürecin bir parçası, öznesi olduğumuz bu bağlamda geleceği belirleme gücümüzün pratikten geçeceği unutulmamalıdır.

 

Kaypakkaya’nın Çağrısı!

Katledilişnin 40. yıldönümünde 21 Mart’ta başlattığımız kampanya bu açıdan da somut hedefler taşımaktadır. “Nerede Bir Direniş ve Mücadele Varsa orada KaypakkayaYaşıyor ve Savaşıyor!” formülasyonunun anlattığı da budur. Birçok ilde ve bölgede 1 Mayıs hazırlıklarıyla içiçe giren kampanyamız, bu anlamda önemli bir sinerji yaratmıştır. Faaliyet kapsamında çevre çeperimizdeki kitlemizle bağlarımız güçlenirken, geniş yığınlara mücadele çağrısı yapılmakta, aynı zamanda İbrahim yoldaş tanıtılmaktadır.

Kampanyamız 1 Mayıs’ın, işçi sınıfı ve emekçilerin gündemleriyle beslenmektedir. Kampanyamızın kitlesel bir boyut alacağı ilk durak 1 Mayıs olacaktır. Kaypakkaya, 1 Mayıs alanlarında işçi sınıfı ve emekçi yığınlara taşınacak, buradan 6 Mayıs’a yürünecektir. Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan, 6 Mayıs 1972’de Ankara Ulucanlar Hapishanesi’nde darağacında can verirken, devrimci duruşları ve kurtuluşa olan inançlarıyla işçi sınıfı ve emekçi halkımızın yüreğine kazınmıştır. Üç fidan, kuşku yok ki bu özellikleriyle anılmalıdır. Bu dönemde dönemin devrimci önderlerinde devrimci dayanışma öne çıkmaktadır. İbrahim Kaypakkaya’nın, Sinan Cemgillerin katledilmesinde rol alan ihbarcı muhtarı cezalandırması bu açıdan da önemli ve örnektir.

Katledilişinin 40. yıldönümünde İbrahim Kaypakkaya’yı Türk-Kürt uluslarından ve azınlık milliyet ve inançlardan emekçi yığınlara taşımanın yolu elbette onların mücadelesiyle daha fazla bütünleşmekten geçmektedir.

Kaypakkaya’nın çağrısı da budur!

Daha fazla göster

İlgili Makaleler

Diğer içerik
Kapalı
Başa dön tuşu